Akfen Strateji Dergisi: Türkiye’nin madencilik endüstrisini değerlendirdiğinizde dünyadaki yerine ilişkin neler söyleyebilirsiniz?
Dr. Nejat Tamzok: Mineral çeşitliliği bakımından dünyada zengin ülkeler arasında bulunan Türkiye’de 70’in üzerinde mineralin üretimi yapılmaktadır. Ülkemizin maden kaynakları arasında en fazla öne çıkan bor madenidir. Türkiye, dünya bor rezervlerinin yaklaşık yüzde 60’ına sahiptir ve küresel üretimin yüzde 80’ine yakın kısmını gerçekleştirmektedir.
ABD Jeolojik Araştırma Kurumu verilerine göre; dünyada en büyük perlit ve grafit rezervleri ülkemizde bulunmaktadır. Barit rezervimiz dünyada ikinci sırada, trona rezervimiz üçüncü, manyezit ve krom rezervlerimiz ise dördüncü sıradadır. Bunların dışında; diyatomit, feldspat, mika, molibden, mermer ve doğal taş, pomza, feldspat, bentonit, toryum, vermikülit, zeolit ve sepiyolit rezervlerimiz de dünyada sayılı rezervler arasındadır.
Aynı kaynağa göre, Türkiye 2016 yılında; bor, pomza, feldspat üretiminde birinci, trona, manyezit üretiminde ikinci, krom, perlit, bentonit üretiminde üçüncü, grafit, kum-çakıl, alçıtaşı üretiminde dördüncü, zeolit, mika üretiminde beşinci, kaolen üretiminde altıncı, antimuan ve barit üretiminde ise yedinci sıradadır. Kil, molibden, tuz, mermer ve linyit üretimlerimiz de dünya ölçeğindedir.
Tüm bu üretim seviyelerine karşın, Türkiye’nin madencilik endüstrisinde gelişmiş bir ülke olduğu söylenemez. Faaliyette olan yaklaşık 6 bin civarında maden işletmesi çok büyük oranda küçük ölçekli firmalar tarafından çalıştırılmaktadır. Söz konusu firmalar, çoğunlukla, kurumsallaşma düzeyleri zayıf, madencilik deneyimleri çok da eskilere gitmeyen, mühendislik kaliteleri düşük, proje deneyim ve yetenekleri sınırlı, sermaye yapıları güçsüz oluşumlardır. Bu firmalar; arama, araştırma-geliştirme, insan kaynağı, iş güvenliği ya da çevresel korumaya ilişkin yatırımları genellikle maliyet arttırıcı unsurlar olarak görmekte ve son derece sınırlı tutmaktadır.
Şüphesiz sektörde faaliyet gösteren nitelikli kamu ya da özel kuruluşlar da mevcuttur. Ancak sayıları parmakla gösterilecek kadar az olan bu kuruluşların varlığı sektörün genel fotoğrafını değiştirmeye yetmemektedir.
Sonuç olarak ortaya çıkan yapıda; özel sermaye maden aramalarına uzak durmakta, yeni kaynakları büyük ölçüde kamudan beklemektedir. Ölçek ekonomisinden ve mühendislik ekonomisinin gerektirdiği verimlilik düzeylerinden uzak üretimler söz konusudur. Üretilen madenlerin uç ürünlere dönüştürülerek daha yüksek katma değer elde edilmesi noktasında zafiyet bulunmaktadır. Son derece değerli cevherler ham olarak yurt dışına ihraç edilmekte, aynı cevherler yarı mamul ve mamul maddeye dönüşmüş olarak misli fiyatlarla ülkemize geri dönmektedir. Ülke içerisinde madencilik sanayi geliştirilemediği gibi sektörde ileri teknoloji kullanımı da sınırlı kalmaktadır.
Türkiye madencilik sektörü 1990’lı yılların sonlarına kadar yüzde 90’lara varan oranda kamunun faaliyet gösterdiği bir alan olmuştur. Bununla beraber, özellikle yeni yüzyılla birlikte ve oldukça kısa sayılabilecek bir zaman diliminde bu defa yüzde 90’lar düzeyinde özel sektörün faaliyet gösterdiği bir yapıya dönüşmüştür. Günümüzde, kamu, bor madenleri ve bir ölçüde kömür dışında kalan diğer tüm madenlerden çekilmiştir. Ancak söz konusu dönüşüm yukarıda aktarılan tabloda çok fazla bir değişime yol açmamış, sektörün ekonomimize olan katkısı dönüşüm öncesine göre bir gelişme gösterememiştir.
Madencilik sektörünün gayrisafi yurtiçi hasılaya olan katkısı çok uzun yıllar boyunca yüzde 1 civarında seyretmiştir. 2015 yılı itibariyle hasılaya olan katkısı 19,3 milyar TL ile binde 8 düzeyinde olmuştur. Sektörün yıllar itibariyle büyüme hızları istikrarsız bir seyir izlemektedir. Bunda, sektörel büyümenin; verimlilik, teknoloji kullanımı ve benzeri iç dinamiklerden değil, fiyat düzeyleri ya da dış talep gibi harici faktörlerden kaynaklanıyor olması rol oynamaktadır.
Madenciliğin ekonomiye olan katkısının arttırılamamasının en önemli nedenlerinden biri de ülkemiz madenlerinin genellikle ocaktan çıkarıldığı gibi ya da sınırlı bir değerleme işlemine tabi tutularak yurt dışına ihraç edilmesidir. Maden Tetkik ve Arama Genel Müdürlüğü (MTA) verilerine göre Türkiye’nin 2016 yılı maden ihracatı 3,6 milyar dolar seviyesinde gerçekleşmiştir. Bu miktar toplam ithalatımızın yüzde 2,5’ine karşılık gelmektedir. Buna karşılık aynı yılda yapılan maden ithalatı 4,2 milyar dolar düzeyindedir.
Maden ihracatımızın yaklaşık yarısı ham ya da işlenmiş mermer ve travertendir. Krom, bakır, çinko ve kurşun öncelikli olmak üzere metalik cevherlerin ihracatı toplam maden ihracatımızın yaklaşık yüzde 25’idir. Başta tabii boratlar ve konsantreleri olmak üzere endüstriyel hammadde ihracatımız yüzde 20 pay almaktadır. Maden ithalatımızın yüzde 70’e yakın kısmı ise taşkömürü ithalatıdır.
Akfen Strateji Dergisi: Türkiye’nin ‘Milli Enerji ve Maden Politikası’nı nasıl değerlendiriyorsunuz?
Dr. Nejat Tamzok: Geçtiğimiz Nisan ayında kamuoyu ile paylaşılan “Milli Enerji ve Maden Politikası”na ilişkin resmi bir belgeye henüz ulaşabilmiş değilim. Bu nedenle basında yer aldığı kadarıyla bir değerlendirme yapabilirim.
Enerji boyutunun daha öne çıktığı, buna karşın madencilik alanının daha kavramsal düzeyde tutulduğu anlaşılan “Milli Enerji ve Maden Politikası”; arz güvenliği, kaynakta ve teknolojide yerlileştirme ve öngörülebilir piyasa olmak üzere üç temel sacayağı üzerine inşa edilmekte. Politikada; madencilik sektöründe kullanılan teknolojilerin yerli üretimi, kurumların yeniden yapılandırılması ve maden piyasalarının güçlendirilmesine ilişkin stratejiler öne çıkarılmakta, madenlerin zenginleştirilerek kullanılması ve kamu-özel işbirlikleri vasıtasıyla sektörün geliştirilmesi hedefleri vurgulanmakta.
Genel hatlarıyla değerlendirdiğimizde, bu politikanın, madencilik sektörü açısından olumlu yönlerinin bulunduğu söylenebilir. Ülkemizin ihtiyacı olan hammaddenin öncelikle yerli maden kaynaklarımızdan karşılanması suretiyle arz güvenliğinin tesis edilmesi, şüphesiz öncelikli hedef olmalıdır. Kaynakta yerlileştirme hedefi arz güvenliğinin sağlanması bakımından önemlidir. Bu amaçla madencilik üretimlerinin arttırılmasına yönelik her tür tedbirin alınması doğru olacaktır.
Bununla beraber, madencilik üretimlerinin hedefi dış satım değil, öncelikle ülkemiz sanayi sektörleri olmalıdır. Esasen, madencilik sektörünün ülke kalkınmasındaki kritik önemi, fazla miktarlarda üretilip yurt dışına satılarak döviz elde edilmesinde değil, yerli sanayiye düşük maliyette ve kaliteli girdi sağlamasındadır. Madenlerin zenginleştirilerek katma değeri yüksek ürünlere dönüştürülmesi ve bu çerçevede madencilik sektörünün planlanmasında ülke sanayi sektörleri ile entegrasyon önemlidir.
Aynı şekilde, teknolojide yerlileştirme hedefi de isabetlidir. Madencilikte üretim ve kaynak performansının iyileştirilmesine ve yeni ürünlerin elde edilmesine yönelik olarak yeni gelişen teknolojilerin kullanımı, bu sektörün ülke kalkınmasına katkısını hızla arttıracaktır. Bu nedenle sektörde yüksek teknolojinin üretilmesi ve kullanımına yönelik araştırma-geliştirme çalışmalarına öncelik verilmelidir. Madencilik makine ekipman ve teknolojilerinin üretilebileceği bir sanayinin geliştirilmesi yanında, geliştirilen yeni teknolojilere uyum sağlayacak ve bunları kullanabilecek işgücünün eğitimi de madencilik sektöründeki genel verimlilik artışına doğrudan katkı yapacaktır.
Ülkemiz madencilik sektörünün en önemli darboğazlarından biri de kamu ve özel kuruluşlardaki yönetsel yapıların verimsizliğidir. Bu yapıların verimliliğine yönelik çalışmalar, madencilik sektörünün gelişimi bakımından önemlidir. Bu çerçevede, özellikle Maden İşleri Genel Müdürlüğü (MİGEM) ve MTA öncelikle ele alınmalı, bulunduğumuz yüzyıla uygun çağdaş kurumsal yapılar ortaya çıkarılmalıdır.
Akfen Strateji Dergisi: Türkiye’de maden sektöründe son dönemde gerçekleştirilen iki büyük adım söz konusu. Bunlardan ilki Maden Tetkik ve Arama Genel Müdürlüğü’ne (MTA) bağlı Türkiye Yerbilimleri Veri ve Karot Bilgi Bankası ve aynı yasayla kurulan Ulusal Maden Kaynak ve Rezerv Raporlama Komisyonu. Bu adımların sektöre etkilerini nasıl değerlendiriyorsunuz?
Dr. Nejat Tamzok: Yasa “yeni kurulacak” demiş; ama MTA içerisinde bir Karot Bilgi Bankası zaten uzun süredir faaliyette bulunmaktaydı. Bu birim, MTA tarafından yürütülen arama çalışmalarında elde edilen verileri arşivlemekte, gerektiğinde bu verilerden rafine bilgiler üretmekteydi. Yasal düzenleme sonrasında, artık sadece MTA’nın değil, Türkiye’de maden arama ya da üretimi yapan tüm kamu ve özel sektörün arama verileri söz konusu bilgi bankasında toplanabilecek. Herhangi bir yerde maden araması yapacak olanlar da bu bilgilerden yararlanabilecek. Böylelikle, bir taraftan ülke çapında maden aramalarının çok daha etkin bir şekilde yürütülebilmesi sağlanacak, diğer taraftan arama maliyetleri de daha makul seviyelere gelebilecek.
Dolayısıyla söz konusu yapı, sadece Türkiye için değil, madencilik alanında iddia sahibi her ülke için sahip olunması gereken bir yapıdır. Madencilik alanında gelişmiş ülkelerin hemen hepsinde, benzer yapılar uzun yıllardan beri faaliyet göstermektedir. Bu nedenle – her ne kadar oldukça geç adım atılmış olsa da – son derece yerinde bir düzenleme olmuştur.
Bununla beraber, ülkemiz madencilik sektöründe önemli bir boşluğu doldurabilecek böylesi bir yapının, “bilgi bankası” başlığı altında değil, kamu idari sisteminde tanımlanmış bir yapıda ve kadrosu da yasayla belirlenmek suretiyle kurulması çok daha akılcı olurdu.
Yeni yapının, kendisinden beklenilen hedefleri yerine getirebilmesi amacıyla ilk yapması gereken ise sektördeki kurumsal güvenilirliğini en yüksek oranda ve hızla tesis edebilmesi ve bunu yıllar içerisinde sürdürebilmesidir. Çünkü burada söz konusu olan, kamu ya da özel kuruluşlar tarafından yüksek bedeller karşılığında elde edilen arama bilgilerinin kullanımıdır. Dolayısıyla güvenilirliğin yeterince oluşturulamaması durumunda, söz konusu yapı, bırakın aramalara katkı sağlamayı, maden aramalarına girmesi muhtemel sermaye önünde engel dahi oluşturabilecektir.
Aynı yasayla kurulan diğer yapı ise kısa adı UMREK olan Ulusal Maden Kaynak ve Rezerv Raporlama Komisyonu. Ülkemiz madencilik sektöründeki bir başka önemli sorunun kurulacak bu yeni yapı vasıtasıyla çözümü hedeflenmekte. Söz konusu sorun, ülkemiz maden kaynak ya da rezervlerinin belirlenmesine ilişkindir.
Ülkemizde maden arama ve araştırmaları yapılmakta, ancak bu çalışmaların sonuçları genellikle yetkin ya da yeterli kişiler tarafından ve uluslararası kabul gören standartlar çerçevesinde raporlanamamaktadır. Böyle olunca da, hazırlanan raporlarda ortaya konulan kaynak ya da rezerv rakamlarının güvenilirliği sıklıkla tartışma konusu olmaktadır. Verilen raporlardaki rezerv bilgilerine güvenip yatırım yapan pek çok yatırımcı, işletmeye başladıktan sonra kendisine sunulandan çok farklı tablolarla karşılaşabilmekte, önemli parasal kayıplara uğrayabilmektedir.
Madencilik projeleri, her zaman güçlüklerle dolu ve her aşamasında büyük risk taşıyan faaliyetlerdir. Sorunlarla karşılaşılmaması için, yatırımcının, projenin en başından işi sıkı tutması ve madencilik faaliyetine girmeye karar vermeden önce detaylı ve kapsamlı çalışmaları, bu konuda uzmanlaşmış kişi ya da kuruluşlardan destek almak suretiyle tamamlaması gerekir.
Projenin başlangıcında bilinmesi gereken en önemli veri ise maden kaynak ya da rezervinin ne miktarda olduğudur. Rezervin kesin olarak belirlenmesi ve yatırım kararının alınması tüm bir proje ömrü için ve projenin bütün riskleri dikkate alınmak suretiyle yapılacak teknik ve ekonomik analizlerle mümkün olur. Sadece teknik ve ekonomik parametreler de yeterli değildir. Günümüzde, bunların yanında; politik, çevresel, toplumsal, yasal ve benzeri pek çok faktör üretilebilir olan rezervin belirlenmesinde dikkate alınır. Böyle yapılmayıp, çalakalem hazırlanan raporlardaki rezerv rakamlarına itibar edilerek girişilen yatırımların hem özel firmalar hem de ülkemiz madencilik sektörü açısından ciddi kayıplara yol açması kaçınılmazdır.
Dolayısıyla maden arama ve araştırmaları sonucunda oluşturulacak olan kaynak ve rezerv raporlarının uluslararası kabul görmüş standartlarda ve yetkin/yeterli kişilerce hazırlanması gerekir. Bu çerçevede, ülkemizde de bu alandaki raporlama standartları ve ölçütlerinin belirlenmesi, yetkinlik ya da yeterliliğin tanımlanması, böylelikle ülkemiz madencilik sektöründeki bu sorunun çözülmesi son derece yerinde olacak, bu suretle ülkemiz madencilik sektöründeki finansman sorunlarının çözümüne de katkı sağlanmış olacaktır.
Komisyonun, en azından, ülkemiz madenlerinin ne kadarlık kısmının kaynak ya da rezerv kategorisinde olduğunun belirlenebileceği dinamik bir sistemi oluşturabilmesi beklenmelidir. Bununla beraber, söz konusu sistemler, – dışarıdan hizmet alma durumunda dahi – mevcut yapı içerisinde yer alacak yetkin ve donanımlı personel ile mümkün olabilecektir. Komisyon türü yapılarda, bunu sağlayabilmek genellikle son derece güç olmaktadır.
Veri ve Karot Bilgi Bankası’nda olduğu gibi, bu yapıda da kurumsal güvenilirliğin sağlanması kritik önemdedir. Bu noktada, bir diğer önemli konu ise yetkin/yetkili kişilerin belirlenmesidir. Umarım, komisyon, bu belirlemenin kısa süreli bir eğitim sonunda verilecek bir sertifika ile olabileceği yanılgısına düşmez. Böyle olduğunda, yıllarını bu alanda uzmanlaşmakla geçirmiş meslek sahiplerine büyük haksızlık yapılacağı unutulmamalıdır.
Yasaya göre, Veri ve Karot Bilgi Bankası’nda koordinasyonun sağlanması ve UMREK yapısında ise mali işler dâhil her türlü sekretarya hizmetleri MİGEM tarafından yürütülecektir. Dolayısıyla MİGEM, bu iki yapının da etkili bir şekilde işlemesi bakımından kritik konumdadır. Bununla beraber, MİGEM’in diğer pek çok görevinin yanında bu yeni görevlerini de layıkıyla yerine getirebilmesi, ancak uzun yıllar önce oluşturulan mevcut MİGEM yapısının, sektörün bugünkü ihtiyaçları doğrultusunda yeniden tasarlanıp organize edilmesiyle mümkün olabilecektir.
Akfen Strateji Dergisi: Dünyanın her yerinde olduğu gibi Türkiye’de de özel sektör ve kamunun işbirliği içerisinde çalışması en elzem sektörlerinden biri madencilik sektörü. Siz Türkiye’deki bu işbirliğini nasıl görüyorsunuz?
Dr. Nejat Tamzok: Yazının başında da belirttiğim gibi Türkiye madencilik sektörü, artık, neredeyse tamamen özel sektörün üretim yaptığı bir yapıya dönüşmüştür. Kamu, bor ve kömürün dışında kalan maden üretimlerinde yoktur. Bor ve kömürde ise kamu ve özel sektör işbirliklerinin çeşitli örneklerini görebilmek mümkündür. Ancak söz konusu işbirlikleri, daha çok rodövans ya da benzeri modeller çerçevesinde özel sektör firmalarından hizmet alımı şeklinde olmaktadır. Bu yöntemlerde, kamu, altyüklenicinin teknik, finansal ve işgücü imkanlarından yararlanmakta, ancak başta iş güvenliği alanı olmak üzere zaman zaman olumsuz sonuçlarla karşılaşmaktadır.
Kamu-özel ortak girişim modellerinin ise Türkiye madenciliğinde pek fazla örneği bulunmamaktadır. Ancak ülkemiz madencilik sektörünün – ilk bölümde değindiğimiz – yapısal sorunlarını çözmede kamu-özel işbirliği modelleri bir araç olarak kullanılabilir. Bu noktada, söz konusu aracın yönlendirileceği stratejik hedeflerin doğru saptanması gerekir: Üretilecek cevherin katma değeri yüksek ürünlere dönüştürülmesi, gelişmiş bir maden makine-ekipman sanayiinin yaratılması, madencilikte araştırma geliştirme faaliyetlerinin kurumsallaştırılması, madencilik sektöründe güçlü sermayeye sahip uluslararası rekabet gücü yüksek kurumsal yapıların oluşturulması, sektörde mühendislik ve proje yeteneklerinin geliştirilmesi gibi hedeflerin öncelik olarak belirlendiği kamu-özel işbirliği modellerinin endüstriye büyük yararları olacağı son derece açıktır.
Dünya madencilik endüstrisi, dördüncü sanayi devrimine özgü inovasyon dünyasındaki gelişmelerin rüzgârıyla eskisinden çok daha farklı bir görünüme doğru yol alır ve “akıllı madencilik” kavramı endüstri boyunca yayılırken, ülkemiz madenciliğinin de bu gelişmelerden uzak kalmaması ancak doğru işbirliği modelleriyle mümkün olabilecektir.
Akfen Strateji Dergisi: Sektör yabancı yatırım açısından nasıl bir fırsat yaratıyor. Bu alanda faaliyette olan yabancı yatırımcılar var mı? Önümüzdeki döneme ilişkin bu neler söyleyebilirsiniz?
Merkez Bankası verilerine baktığımızda, Türkiye’ye yapılan doğrudan madencilik yatırımlarının son derece düşük seyrettiği, son dört yılda iyice gerileyerek 40 milyon dolar seviyesinin de altına düştüğü görülmekte. Buna karşın, son yıllarda Türkiye’den yurt dışına yapılan doğrudan madencilik yatırımlarında belirli bir artış göze çarpmakta.
Geçtiğimiz yıllarda, madencilik sektörüne giren doğrudan yabancı yatırımlar arasında özellikle teknoloji kullanımı, çevre ve iş güvenliği alanlarında ülkemiz madenciliğine önemli katkılar sağlayan örnekler söz konusu olmuştur. Dolayısıyla yabancı yatırımların, istihdam yaratma kapasitelerinin yanında, ülkemiz madenciliğinin gelişmesine yönelik bilgi ve teknoloji transferini sağlama nitelikleri de mutlaka dikkate alınmalıdır.
Ankara, Ağustos 2017