Kritik minerallerde yeni jeopolitik: Türkiye nerede duruyor?

Dr. Nejat Tamzok, EnerjiPolitik.com

* Bu röportaj Temiz Enerji Haber Portalı Editörü Didem Damyan tarafından yapılmış ve 23 Mart 2026 tarihinde aynı portalda yayımlanmıştır.

Enerji dönüşümünün merkezine yerleşen kritik mineraller, küresel güç dengelerini yeniden şekillendirirken Türkiye’nin bu alandaki mevcut kapasitesi ve stratejik tercihleri tartışma konusu oluyor. Dr. Nejat Tamzok ile kritik madenler üzerinden Türkiye’nin karşı karşıya olduğu riskleri ve fırsatları konuştuk.

Didem Damyan, Mart 23, 2026

Enerji dönüşümünün hız kazandığı, jeopolitik dengelerin yeniden şekillendiği bir dönemde kritik mineraller, küresel ekonominin ve sanayinin en stratejik başlıklarından biri haline geldi. Temiz enerji teknolojilerinden dijital altyapılara kadar geniş bir yelpazede vazgeçilmez olan bu kaynaklar, yalnızca ekonomik değil aynı zamanda siyasi güç dengelerini de belirleyen unsurlar arasında yer alıyor.

Türkiye ise bu yeni dönemde hem önemli fırsatlar hem de ciddi yapısal zorluklarla karşı karşıya. Kritik ve stratejik madenlerin tanımlanmasından arz güvenliğine, değer zincirinde yukarı çıkma ihtiyacından çevresel sürdürülebilirlik dengesine kadar pek çok başlık, politika yapıcılar ve sektör için belirleyici önem taşıyor.

Temiz Enerji Haber Portalı olarak, bu çok boyutlu konuyu tüm yönleriyle ele almak üzere, madencilik politikaları ve enerji dönüşümü alanında çalışmalar yapan Dr. Nejat Tamzok ile kapsamlı bir söyleşi gerçekleştirdik.

Küresel ölçekte kritik minerallere yönelik artan talebin arkasındaki temel dinamikler nelerdir? Enerji dönüşümü bu talebi nasıl şekillendiriyor?

Sayın Damyan, öncelikle nazik davetiniz için teşekkür ederim. Bu söyleşinin Temiz Enerji Haber Portalı okurları için ufuk açıcı ve faydalı olmasını temenni ediyorum.

Yirmi birinci yüzyılın ilk çeyreğini geride bırakırken, küresel gelişmelerin karşımıza çıkardığı net bir tablo bulunmakta. Buna göre; önümüzdeki dönemde, madenler, dünyanın siyasi ve ekonomik dengelerini belirleyen güç unsurları arasında en ön sıralarda yer alacak. Bu gelişmenin ardındaki temel itici güç, hiç kuşkusuz iklim değişikliği olgusuna karşı küresel ölçekte başlayan enerji dönüşümü sürecidir. Yeşil enerjiye geçiş ve buna eşlik eden dijitalleşme süreçleri için vazgeçilmez olan kritik minerallere olan talepte büyük miktarlarda ve sürekli bir artış yaşanmakta. Uluslararası Enerji Ajansı’nın projeksiyonları da bu durumu teyit ediyor: Paris Anlaşması’nın hedeflerine ulaşabilmek için temiz enerji teknolojilerinin ihtiyaç duyacağı mineral talebinin, önümüzdeki 15 yıl içinde dört katına çıkacağı öngörülmekte.

Diğer taraftan, dünyadaki kentsel nüfusun 2050 yılına kadar iki katından fazla artacağı ve kentlerdeki altyapıların inşası için büyük miktarlarda hammadde ihtiyacının ortaya çıkacağı tahmin edilmekte. Neticede, insanlığın önümüzdeki 30 yıl içinde yerin derinliklerinden çıkarmak zorunda kalacağı maden cevheri miktarı, geçtiğimiz 70 bin yıllık üretim toplamından daha fazla olacaktır.

Türkiye açısından “kritik” ve “stratejik” maden kavramları nasıl tanımlanıyor? Bu iki kategori arasındaki temel fark nedir ve hangi kriterlere göre belirleme yapılıyor?

Madenlerin, “kritik” ya da “stratejik” olarak değerlendirilmesi aslında tarihin her dönemi için geçerli bir olgudur. Ancak bu kavramların akademik ve kurumsal bir çerçeveye oturtulması süreci, büyük oranda İkinci Dünya Savaşı ile birlikte başlamıştır. Başlangıçta askeri ve savunma odaklı yaklaşımlarla sürdürülen bu çalışmalar, içinde bulunduğumuz yüzyılda yeni teknolojilerin yükselişi, düşük karbonlu ekonomilere geçiş, yenilenebilir enerji sistemleri ve dijitalleşme gibi unsurlarla birlikte daha farklı bir kulvara doğru evrilmiştir. Diğer taraftan, küresel güçler arasındaki maden kaynaklarını kontrol etme mücadelesi yoğunlaştıkça, pek çok ülke kendi “kritik mineral listelerini” oluşturma çabası içine girmiştir.

Madenler ya da genel olarak hammaddeler için kritiklik ve stratejiklik tanımları ülkelerin endüstriyel yapılarına, kaynak yeterliliklerine ve dış politika önceliklerine göre değişmektedir. Kimi ülke meseleye güvenlik ve sanayi odaklı bakmakta, kimi Avrupa Birliği örneğinde olduğu gibi hammadde stratejilerini Yeşil Mutabakat ve dijitalleşme hedefleri üzerine kurgulamakta. Japonya ve Güney Kore gibi kaynak fakiri ülkeler dışa bağımlılığın azaltılması ve sanayinin girdi güvenliği üzerine yoğunlaşmakta; buna karşılık Avustralya ve Kanada gibi kaynak zengini ülkeler ise listelerini, ticaret fırsatlarını değerlendirmek ve ‘güvenilir tedarikçi’ konumlarını korumak hedefleriyle hazırlamakta.

Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanlığı (ETKB) tarafından hazırlanan “Türkiye Kritik ve Stratejik Madenler Raporu”nda kritik madenler “arz kesintisi veya yüksek fiyat artışı halinde ciddi ekonomik sorunların veya tedarik güvenlik zafiyetinin doğabileceği, sanayi üretiminin temel girdilerinden olan ve yüksek arz riski taşıyan madenler” şeklinde, stratejik madenler ise “ulusal güvenlik ve ekonomik refah için temel öneme sahip olan ve iç veya dış etkenler nedeniyle arzı kısıtlanabilir madenler” olarak tanımlanmakta. 3213 sayılı Maden Kanunu’nun 8. Maddesinde yapılan düzenlemede de aynı tanımlar kullanılmakta.

Özetle mevcut düzenlemeler, kritik madenleri ‘arz riski ve ekonomik zafiyet’, stratejik madenleri ise ‘ulusal güvenlik ve refah’ temelinde ayrıştırmakta. Ancak benim kanaatimce, bu tanımlamalar, statik birer durum tespitinden öteye geçememektedir. Nitekim belgede; söz konusu tanımlamalar yapılıp bir maden listesi ortaya konulurken, bu listeyle sahip olduğumuz maden kaynaklarından azami katma değer sağlanması, yerli üretimin arttırılarak dışa bağımlılığın azaltılması ya da ileri teknoloji üretimi, dijitalleşme gibi amaç ve hedeflerle somut bir ilişki kurulamamaktadır

Daha da önemlisi, günümüzdeki küresel maden jeopolitiğinin asıl itici güçleri olan ‘enerji dönüşümü’, ‘temiz enerjiye geçiş’ ya da ‘dekarbonizasyon’ gibi stratejik hedeflerin raporda yer bulmamış olmasıdır. Bu durum, hazırlanan listenin geleceğin teknolojik ihtiyaçlarını karşılamaktan ziyade, ülkenin mevcut “enerji yoğun” kalkınma modelini korumaya yönelik olduğu izlenimini vermektedir. Bu haliyle, rapor, mevcut durumu tanımlayan bir yaklaşımla sınırlı kalmakta, ancak ülkeyi geleceğe taşıyacak teknolojik dönüşüm, yerlileşme, yeşil enerji benzeri hedeflerle mantıksal bağlantıları kurmakta yetersiz görünmektedir.

Rapor, arz güvenliği risklerini nasıl değerlendiriyor? Türkiye’nin dışa bağımlılığını azaltmak için hangi politika araçları öne çıkıyor?

Bu raporun hazırlık sürecine baktığımızda, konunun stratejik önemine kıyasla oldukça gecikmeli olarak tamamlanabildiğini görmekteyiz. Görev, aslında 2013 tarihli Onuncu Kalkınma Planı’yla ilk defa kayda geçirilmiş, ardından ETKB’nin 2014 tarihli Strateji Planı’nda “Kritik hammaddelerin aranmasını ve değerlendirilmesini teminen, öncelikle ülkemiz için kritik hammaddeler belirlenecektir,” denilerek somut bir hedef haline getirilmişti. Maden İşleri Genel Müdürlüğü’nün (şimdiki Maden ve Petrol İşleri Genel Müdürlüğü) koordinasyonunda 2015 yılı sonuna kadar tamamlanması öngörülen listenin kamuoyuyla paylaşılması, ne yazık ki on yıllık bir gecikmeyle ancak 2025 yılında mümkün olabilmiştir.

ETKB tarafından yayımlanan ‘Türkiye Kritik ve Stratejik Madenler Raporu’nun, bu alandaki ilk derli toplu belge olması açısından kıymetli olsa da metodoloji, içerik ve kullanılan verilerin güvenilirliği açısından üzerinde durulması gereken eksiklikler barındırdığı kanaatindeyim. Raporun metodolojik altyapısının büyük ölçüde dışarıdan ithal edildiği, ayrıca minerallerin tespitinde matematiksel formülasyonlara ağırlık verilirken niteliksel değerlendirmelerin rapora dâhil edilmediği anlaşılmakta. Ancak, Japonya veya AB gibi farklı kaynak yapılarına sahip ülkelerin kullandığı yöntemler yerine, Türkiye’nin jeolojik potansiyelini ve sanayi önceliklerini merkeze alan bir değerlendirme sisteminin geliştirilmesi çok daha isabetli olurdu.

Raporda, 63 aday madenden 37’si için kritiklik puanı hesaplanmış, puanlamada tedarik, fiyat, talep ve dış ticaret verileri gibi parametreler kullanılmıştır. Bu değerlendirme sonucunda madenler üç kategoride sınıflandırılmış; 8’inin “Yüksek Öneme Sahip Kritik Madenler”, 19‘unun “Önemli Kritik Madenler” ve 10’unun “Potansiyel Kritik Madenler” kategorisinde olduğu belirlenmiştir. Ayrıca, savunma sanayisinin ihtiyaçları doğrultusunda 26 madenden oluşan ayrı bir “stratejik madenler” listesi oluşturulmuştur. Raporun bu haliyle arz güvenliği risklerinin derinlemesine analizine veya dışa bağımlılığı azaltacak somut politika araçlarına dair kapsamlı bir perspektif sunmadığını belirtmem gerekir. Bununla birlikte, raporda, Türkiye’nin bu alanda kapsamlı bir yol haritasına ve strateji belgesine ihtiyaç duyduğu tespiti yapılarak, “Kritik Madenler Strateji Belgesi” hazırlıklarına başlandığı duyurulmaktadır. Dolayısıyla, dışa bağımlılığı azaltacak politika araçları ve risk yönetim analizlerinin bu yeni hazırlanacak strateji belgesinde yer alacağını umuyoruz.

Türkiye’nin sahip olduğu kritik mineral potansiyeli, sanayi politikası ve enerji güvenliği açısından nasıl bir stratejik fırsat sunuyor? Önümüzdeki 10–20 yıllık perspektifte, kritik mineraller Türkiye’nin ekonomik ve jeopolitik konumunu nasıl etkileyebilir?

Türkiye’nin sahip olduğu kritik mineral potansiyelinin sunduğu stratejik fırsatlar konusunda, temkinli olmak gerektiğini düşünüyorum. Elimizdeki mevcut verileri dikkate aldığımızda, stratejik bir fırsattan söz etmek için henüz erken olduğu kanaatindeyim.

Netice olarak, ETKB tarafından “kritik” olarak tespit edilen 37 madenin en az 19’unda ve “stratejik” olarak nitelendirilen 26 madenin ise en az 20’sinde ülkemizde kayda değer bir rezerv veya üretim bulunmamakta. Dolayısıyla, stratejik hedefler belirlenirken sahadaki bu gerçekliğin mutlaka dikkate alınması gerekir.

Sorun sadece rezerv eksikliği de değildir; bu rezervlerin belirlenmesine yönelik yürütülen arama faaliyetlerinde de ciddi bir gerileme söz konusudur. Ülkemizin maden potansiyelini bütünüyle ortaya çıkarmakla yükümlü olan Maden Tetkik ve Arama Genel Müdürlüğü’nün (MTA) gerçekleştirdiği sondaj çalışmalarının toplam uzunluğu, 2018 yılından itibaren sistematik olarak azalmıştır. 2025 yılı itibarıyla sondaj metrajlarının 8 yıl öncesine göre neredeyse 3,5 kat gerilemiş olduğunu görmekteyiz. Ayrıca, her ne kadar kamuoyunda ve sektör temsilcilerinin söylemlerinde kritik mineraller ön plana çıksa da, MTA’nın arama faaliyetleri hâlâ ağırlıklı olarak kömür odaklıdır. Toplam sondaj faaliyetlerinin yaklaşık %30’u kömür aramalarına, özellikle de düşük kalorili linyit sahalarına ayrılmaktadır.

Diğer taraftan, bu madenlerin rezervlerini keşfetmek sorunun sadece başlangıç aşamasıdır. Asıl darboğaz, rezervler tespit edildikten sonra ortaya çıkmaktadır. Elimizde yeterli hammadde kaynağı olsa dahi, bu madenleri işleyerek katma değeri yüksek teknolojik ürünler haline getirecek saflaştırma ve rafinaj teknolojilerini geliştirme noktasında maalesef yeterli noktada olduğumuzu söyleyemiyoruz.

Küresel rekabetin arttığı bir ortamda Türkiye’nin değer zincirinde yalnızca hammadde tedarikçisi olmaması için hangi adımların atılması gerekiyor?

Türkiye, madenlerini büyük oranda ocaktan çıkarıldığı gibi ya da sadece sınırlı bir değerleme işlemine tabi tutarak, yani ham cevher ya da konsantre olarak yurt dışına ihraç etmekte. Üstelik bu ihracat, genellikle dünya ortalamalarının oldukça altında birim fiyatlarla gerçekleşmektedir. Ham cevherleri gönderdiğimiz ülkeler bunları işleyerek Türkiye’den kat kat fazla kazanabilmekte, ülkemiz ise hammadde ihracatından kazandığı dövizin çok daha fazlasını, bu cevherlerden elde edilen mamul maddelerin ithalatı için harcamaktadır. Her ne kadar işlenmemiş cevher ihracatının azaltılacağı, ara ve uç ürün üretimlerinin artırılacağı gibi hususlar sektörü yönetenler tarafından sık sık dile getirilse de bunlar alışıldık ‘klişeler’ olarak kalmakta, bu hedeflerin altı doldurulamamaktadır.

Türkiye’nin maden kaynaklarının, mevcut sektör modeliyle ülkenin uzun vadeli refahı için etkili bir şekilde kullanılamadığı açıktır. Aşırı serbestleştirilmiş ve denetim zafiyetleri bulunan bir sektör tasarımı, ölçek ekonomisinden uzak, verimsiz ve düşük teknolojili bir üretim yapısını beslemektedir. Bu yapı, çıkarılan madenlerin katma değerli ürünler üretmek yerine ham madde olarak yurt dışına ihracatını teşvik etmektedir. Bu durum, ülkenin kaynak zenginliğinin, kalkınmaya yönelik bir değer zinciri yaratmak yerine, kontrolsüz tükenmesine yol açmakta. Bununla birlikte, Türkiye’den farklı olarak son yıllarda pek çok ülke, kendi mineral kaynaklarını korumaya almakta, ham ya da konsantre ihracatını yasaklamakta, bunları üretecekler için tesis kurma, ham maddeyi katma değeri yüksek ürünler haline getirmeyi zorunlu kılmakta.

Türkiye, madenlerini, başka ülkelerin sanayisine ham madde tedarik etmek için değil, kendi sanayisi için üretmelidir. Madencilik sektörünün ülke kalkınmasındaki gerçek rolü, fazla miktarlarda üretilip yurt dışına satılarak döviz elde edilmesinde değil, yerli sanayiye düşük maliyette ve kaliteli girdi sağlamasındadır. Dolayısıyla, ülkemiz madenlerinin hammadde olarak dışarıya ihracı engellenmelidir.

Diğer taraftan, sektörde öncelikli hedef üretimin artırılması değil, verimlilik ve kalitenin yükseltilmesi olmalıdır. Madencilik üretimlerinin her yıl miktar olarak artması, ülke ekonomisine katkısının da artıyor olması anlamına gelmez. Hatta bazen bunun tersi de mümkündür; düşük katma değerli madencilik üretimleri arttıkça çevre, insan sağlığı ya da iş güvenliği sorunlarının yarattığı negatif dışsallıklar elde edilen kazançtan çok daha fazla olabilmektedir. Özetle ülkemiz, daha az madencilik üretimiyle daha yüksek katma değer yaratmayı becerebilmelidir.

Kritik minerallerin çıkarılması ve işlenmesi sürecinde çevresel sürdürülebilirlik nasıl ele alınmalı? Yeşil dönüşüm hedefleri ile madencilik faaliyetleri arasında nasıl bir denge kurulabilir?

Temiz enerji teknolojileri için hayati önem taşıyan kritik minerallerin üretim süreçlerinin, paradoksal bir şekilde, her zaman “temiz” olduğunu söylemek ne yazık ki mümkün değildir. Yeterli çevresel önlemler alınmadığında ve denetim mekanizmaları titizlikle hayata geçirilmediğinde bu faaliyetler su kıtlığı, kirlilik, yaşam alanlarının tahribatı ya da sera gazı emisyonları gibi ciddi çevresel zararlara yol açma potansiyeli taşımaktadır.

Elbette madencilik faaliyetlerinin yeşil dönüşüm hedeflerine zarar verilmeden yürütülmesi sağlanmalıdır. Ancak, dikkat ederseniz, ETKB tarafından hazırlanan “Kritik ve Stratejik Madenler Raporu”nda dahi böyle bir hedef yer almamaktadır. Takdir edersiniz ki böyle bir hedef konulmadığında sorunuzda ifade ettiğiniz dengenin kurulabilmesi de oldukça güçleşmektedir.

Sayın Damyan, sözlerimi tamamlarken, böylesi önemli bir konuda değerlendirme yapma fırsatı sunduğunuz ve bana platformunuzda yer verdiğiniz için tekrar teşekkür ediyorum. Bu vesileyle tüm okurlarınızı saygıyla selamlıyorum.

EnerjiPolitik sitesinden daha fazla şey keşfedin

Okumaya devam etmek ve tüm arşive erişim kazanmak için hemen abone olun.

Okumaya Devam Edin