Officials sign the Mecca Defense Pact before Saudi, Turkish, and Pakistani flags

Dr. Nejat Tamzok

Geçtiğimiz yıllarda Cemal Kaşıkçı cinayeti, Müslüman Kardeşler ve Katar krizi gibi başlıklar etrafında ciddi gerilimler yaşayan Suudi Arabistan ile Türkiye’nin aynı savunma ittifakında buluşması; üstelik 2013’teki askeri darbeyle iktidara gelen Abdülfettah el-Sisi’yi “tiran” olarak niteleyen Erdoğan’ın Mısır’ı bu ittifaka davet etmesi, yakın tarihlere kadar Orta Doğu’da en muhtemel senaryolar arasında değildi. Ancak 7 Ağustos 2026’da Mekke’de yapılan savunma anlaşması, bölgedeki konjonktürel ortaklıkların ne zaman kurulup ne zaman yıkılacağını öngörebilmenin oldukça güç olduğunu bir kez daha gösterdi. Suudi Arabistan Veliaht Prensi Muhammed bin Salman, Türkiye Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan ve Pakistan Başbakanı Şehbaz Şerif tarafından atılan imzalar, bölgenin üç önemli orta gücünü tek bir güvenlik şemsiyesi altında bir araya getirirken, Mısır ise Türkiye’nin ısrarlı davetine olumlu yanıt vermedi.

Bölgesel Güvenlik Arayışı

Resmî açıklamalara göre anlaşma, esas olarak her türlü saldırganlığa karşı kolektif caydırıcılığı tesis etmeyi hedefliyor. En dikkat çekici tarafı ise bu üç ülkeden birine yönelik silahlı bir saldırının tüm üye ülkelere yapılmış sayılacağı esasını benimsemesi. NATO Anlaşması’nın 5. maddesindeki kolektif savunma ilkesiyle benzer olan bu düzenlemenin yanı sıra, sekretaryanın Suudi Arabistan’da kurulması ve paktın bölgedeki diğer ülkelerin katılımına açık tutulması da kararlaştırıldı.

Petrol zengini Suudi Arabistan, NATO’nun ikinci büyük ordusu Türkiye ve nükleer güce sahip Pakistan’ı bir araya getiren Mekke Anlaşması’nın öncülü, geçtiğimiz yıl 17 Eylül’de Suudi Arabistan ile Pakistan arasında imzalanan ve benzer bir karşılıklı savunma taahhüdünün yer aldığı ikili anlaşma. Yeni metinle birlikte ikili ittifak, Türkiye’nin NATO standartlarındaki askerî kapasitesi ve gelişkin savunma sanayisi dâhil edilerek genişletilmiş oldu. Üç ülke ayrıca, Suudi Arabistan’ın Kızıldeniz’deki enerji ve ticaret yollarını korumak amacıyla öncülük ettiği ve toplam 14 ülkenin yer aldığı çok uluslu deniz savunma koalisyonunda da yer almakta.

War jets without text or people

Paktın ortaya çıkışındaki ana etkenin, Suudi Arabistan’ın son yıllarda derinleşen güvenlik kaygıları olduğunu tespit edebilmek zor değil. ABD/İsrail-İran savaşıyla birlikte bu ülkenin altyapısı ve petrol tesisleri İran ve Husilerin doğrudan hedefi haline geldi; Hürmüz Boğazı’nın seyrüsefere kapanması ise Suudi ekonomisine ve iddialı kalkınma hedeflerine ağır zarar verdi. Neticede, ABD ve Batılı müttefiklerinden beklediği korumayı bulamayan Riyad, güvenlik ortaklıklarını çeşitlendirmeye yönelik arayışlarını sürdürmekte. Aslında bu strateji, sadece Suudi Arabistan’a özgü de değil. Ortadoğu ve Doğu Akdeniz aksında, devletlerin pragmatik ortaklıklar kurduğuna sıklıkla şahit olmaktayız. ABD’nin bu bölgedeki söylem ve eylemlerindeki tutarsızlıklar caydırıcılık ve güvenilirliğini büyük ölçüde aşındırırken, bölgesel aktörler kendi güvenlik sorumluluklarını üstlenmeye yönelmekte. Son olarak Ankara tarafından da işaret edilen “dışarıdan gelen hegemonların bölgedeki sorunları çözemediği, aksine daha da akut hale getirdiği” gerçeği, bu bölgede yeni bir güvenlik mimarisi arayışını tetiklemekte.

Asimetrik Tehdit Algıları ve Stratejik Öncelikler

Bununla birlikte, savunma ittifaklarının işlevselliği, ortak tehdit tanımlarının netliğine bağlıdır. Mekke Paktı’nın tarafı olan üç ülkenin stratejik öncelikleri ve tehdit algıları arasında ise belirgin yapısal farklılıklar bulunmakta. Suudi Arabistan için İran ve Husiler birincil güvenlik tehdidiyken, Ankara ve İslamabad’ın Tahran ile sürdürdüğü sınır güvenliği, ticaret ve terörle mücadele iş birliği bu ülkelerin açık bir İran karşıtı duruş sergilemesini güçleştirmekte. Benzer şekilde Husiler Türkiye ve Pakistan açısından doğrudan bir tehdit oluşturmazken, bu iki ülkenin Kızıldeniz’deki güvenlik menfaatleri de Suudi Arabistan ile aynı seviyede değil. Ankara, İsrail’i birincil güvenlik tehditlerinden biri olarak değerlendirirken, Riyad ya da İslamabad için durum aynı öncelik sırasına sahip değil. Pakistan’ın tüm savunma planlamasının merkezinde yer alan Hindistan tehdidi ne Ankara’nın ne de Riyad’ın stratejik hesaplarında birincil bir risk alanı olarak yer alıyor. Suudi Arabistan’ın güvenlik mimarisi İran ve vekil güçler eksenine odaklanırken, Pakistan stratejik kapasitesini Hindistan’a karşı konumlandırmakta. Türkiye’nin odağı ise Doğu Akdeniz, Ege, İsrail, Suriye-Irak hattı ve terörle mücadelede yoğunlaşmakta.

Tehdit tanımı üzerinde uzlaşamayan ittifakların, kriz anlarında ortak karar alma ve harekete geçme kabiliyetinin de sınırlı olacağı açıktır.

Paktın işleyişini etkileyebilecek başka unsurlar da bulunmakta. Örneğin, Türkiye’nin NATO üyeliğinden doğan taahhütleri, Ankara’nın bağımsız bölgesel paktlar karşısındaki hareket alanını karmaşık hale getirmekte. Pakistan’ın nükleer kapasitesinin ittifaka genişletilmiş bir caydırıcılık sağlayıp sağlamayacağı ise belirsizliğini koruyor; nitekim üç imzacıdan hiçbiri nükleer caydırıcılık konusuna değinmedi. 2025’teki ikili görüşmelerde nükleer kapasitenin savunma anlaşması kapsamında ”kesinlikle” mevcut olduğu söylenmesine karşın, İslamabad’ın bu unsuru Hindistan ekseni dışında bir alanda masaya sürmesi gerçekçi görünmüyor.

Teoriden Pratiğe: İttifakın İlk Sınavı

Üç ülkenin birbirinden farklı tehdit değerlendirmeleri, anlaşmanın özellikle NATO’nun 5. maddesine benzeyen sert kolektif savunma hükmünü fiilen hayata geçirme ihtimalini zayıflatmakta. Tarafların çatışan çıkarları, kriz anlarında ortak bir askerî tepki vermeyi imkânsız kılabilir. Nitekim Pakistan, 2025 yılında Suudi Arabistan’la imzaladığı ikili anlaşmaya rağmen, Krallık’a yönelik İran ya da Husi saldırılarına bugüne kadar askeri bir yanıt vermedi. Mekke İttifakı’nın ise ilk ciddi sınavıyla geçtiğimiz hafta karşılaştığını söyleyebiliriz. Türkiye ile doğrudan çatışma riskini sıklıkla dile getiren İsrail’e ait savaş uçakları Mekke Paktı imzalandıktan kısa süre sonra Türk birliklerinin konuşlandığı iddiasıyla, Suriye’nin İdlib bölgesindeki Ebu Duhur hava üssünü vurdu. Her ne kadar saldırının hedefinde Suriye toprağı olsa da İsrail’in gerekçesi doğrudan Türkiye’ye yönelik bir tehdidi işaret ediyordu. Ancak ittifakın diğer iki üyesinden yapılan açıklamalar genel bir “Suriye’nin egemenliğinin ihlali” çerçevesinde kaldı. Suudi Arabistan da Pakistan da olayı Suriye’ye yönelik bir saldırı olarak kınadı, ama bunu paktın kolektif savunma hükmüyle ilişkilendiren ya da Türkiye’yle özel bir dayanışma vurgusu içeren bir dil kullanmadı.

Devletleri anlaşmalarla bir araya getirmek, çıkarlarını da uyumlu hale getirmek için yeterli olmayacaktır. Mekke anlaşması şimdilik sadece bir metinden ibaret; henüz kurumsal mekanizmaları ve uygulama organları ortada yok; dolayısıyla kalıcılığı ve işlevselliği henüz belirsiz. İlk sınavındaki performansı gelecekteki başarı seviyesi için bir gösterge olur mu? Bunu, bekleyip göreceğiz.

Ankara, Ağustos 2026, enerjipolitik.com

EnerjiPolitik sitesinden daha fazla şey keşfedin

Okumaya devam etmek ve tüm arşive erişim kazanmak için hemen abone olun.

Okumaya Devam Edin