Dr. Nejat Tamzok
Avrupa Komisyonu, Yeşil Mutabakat kapsamında geliştirdiği önerilere ilişkin yasa tasarılarını geçtiğimiz günlerde kamuoyu ile paylaştı.
Öneriler arasında; AB’de benzinli ve dizel motorlu yeni otomobil satışlarına 14 yıl içinde son verilmesi, 2026’dan itibaren karayolu taşımacılığının emisyon ticareti kapsamına alınması, 2030’dan itibaren AB’de tüketilen enerjinin en az yüzde 40’ının yenilenebilir kaynaklardan sağlanması gibi çarpıcı başlıklar yer almakta.
Komisyonun en fazla vurgu yaptığı başlık ise yine sınırda karbon vergisi oldu.
Buna göre; AB’nin birlik dışındaki ülkelerden yaptığı ithalattaki karbon vergilerini düzenleyecek olan “Sınırda Karbon Ayarlama Mekanizması”nın 2026’dan itibaren ve öncelikle demir-çelik, çimento, gübre, alüminyum ve elektrik sektörlerini kapsayacak şekilde uygulanması önerilmekte.
Elbette, Komisyon tarafından yapılan önerilerin tamamının olduğu gibi kabul edilmesi o kadar kolay değil. Diğer öneriler gibi sınırda karbon vergisi de gerek Avrupa Parlamentosu’nda gerek üye ülkelerde tartışılacak, ekonomik sektörlerle uzun müzakereler yapılacak, dolayısıyla yasa tasarılarının nihai karara bağlanabilmesi uzun bir zaman alacaktır. Ancak, bu başlığın hem AB içerisinde hem de birlikle ticari ilişkileri bulunan ülkelerde ciddi eleştiri ve tartışmalara konu olmaya devam edeceği açıktır.
Komisyonun ilk stratejisi, Kasım ayında Glasgow’da yapılacak İklim Değişikliği Konferansı’nda söz konusu vergi düzenlemesiyle ilgili olumlu sonuçlar almaya çalışmak olacaktır. Dolayısıyla bu alandaki en kapsamlı tartışmaların bu konferans sırasında yapılması muhtemeldir. Diğer taraftan, küresel ticaret anlaşmazlıklarına yol açacak bu verginin tartışılacağı bir başka platform da Dünya Ticaret Örgütü olacaktır.
***
Paketin açıklandığı 14 Temmuz günü yaptıkları açıklamalarda sınırda karbon vergisini özellikle vurgulayan Komisyon yetkilileri, bu uygulamanın yürürlüğe girmemesi durumunda yerküreyi kurtaramayacaklarını da sıkça ima etmekten geri durmadılar. Dolayısıyla bu konu, Yeşil Mutabakat’ın neredeyse en kritik meselesi gibi görünüyor.
Ama bana sorarsanız, işin sırrı, Komisyon Başkanı von der Leyen’in açıklamasındaki bir cümlede saklıydı. Avrupa’da mevcut fosil yakıt ekonomilerinin sınırlarına ulaştığını ve yeni bir modele geçmeleri gerektiğini net ifadelerle vurgulayan başkan şöyle devam etti: “İşte bu yüzden iklim hedefi için yola çıktık.”
Mevcut durumu bundan daha iyi açıklayan bir ifade olabilir mi? Aslında insanın içinden, “Keşke yeni bir modele geçmek için değil de gerçekten iklim için yola çıksaydınız,” demek geliyor ama maalesef durum tam da böyledir: AB’nin dışa bağımlılığı petrol ve doğal gazda yüzde 90, kömürde yüzde 65’e kadar yükselmiştir. Yenilenebilir enerjiye yaptığı tüm yatırımlara karşın enerjide dışa bağımlılığı 2019 yılında yüzde 61 ile en yüksek düzeyindedir. Komisyon başkanının söylediği gibi, Avrupa, gerçekten de fosil yakıt ekonomilerinin sınırlarına ulaşmıştır.
Fosil kaynaktaki ithalat bağımlılığını azaltmak isteyen AB’nin gideceği mecburi istikamet, zaten belirlenmiş durumdadır. Avrupa’nın çıkışı, Yeşil Mutabakat’tadır, iklim hedeflerindedir ve von der Leyen de bunu ifade etmektedir.
Yeşil Mutabakat, elbette iklimi korumaya yönelik unsurlar içeren bir plandır ama daha da fazla AB ekonomisini korumaya, Avrupa’nın büyümeye devam etmesini sağlamaya yönelik bir plandır. İklim önlemleri, aslında büyüme stratejisinin çıktıları olarak görülmektedir.
Açıkçası, AB, iklim sorununu kendisi için fırsata çevirmek istemekte, bunu da zaten açıkça ilan etmektedir. Fosil yakıtlardan yenilenebilir enerjilere geçiş sürecinde, yeni küresel standartlar ve dış ticarette yeni vergi düzenlemeleri yoluyla rekabet gücünü korumak, düşük emisyon ya da dijital dönüşüm gibi güçlü taraflarını oyunun içerisine daha fazla dahil etmek, ürettiği dönüşüm teknolojilerini AB dışındaki ülkelere satarak avantaj elde etmek istemektedir.
Dolayısıyla sınırda karbon vergisi, AB için olmazsa olmaz bir araçtır ve Yeşil Mutabakat’ın en önemli maddesi olarak gündemde yerini almaktadır.
***
AB, elbette kendi istediği kuralları geliştirmekte serbesttir. Ancak, sınırda karbon vergisi, özellikle gelişen ya da az gelişmiş ülkeler için ciddi bir yük oluşturacaktır. Avrupa Reform Merkezi’nin araştırmasına göre, söz konusu vergiden en fazla etkilenecek ülkeler arasında Türkiye, Rusya’dan sonra ikinci sırada gelmektedir.
Geçtiğimiz yılın verilerine bakıldığında, Türkiye’nin toplam ihracatında AB ülkelerinin payı yüzde 40’ın üzerindedir. Öncelikle kapsama alınan sektörlerden alüminyumda ihracatın yaklaşık yüzde 40’ı, demir-çelik ve gübrede yüzde 30’dan fazlası, çimentoda ise yüzde 10’a yakını AB ülkelerine yapılmaktadır. Dolayısıyla enerjisinin yüzde 80’inden fazlasını fosil yakıtlardan karşılayan Türkiye’nin, sınır vergisiyle birlikte önemli bir pazar kaybı yaşaması olasılık dâhilindedir.
Bununla birlikte, AB paketinin açıklanmasından 2 gün sonra Resmi Gazete’de yayımlanan Türkiye’nin Yeşil Mutabakat Eylem Planı sınırda karbon vergisini hiç sorgulamamakta, tersine neredeyse tamamen benimsemiş görünmektedir. Eylem planının ilgili maddeleri, AB’nin “Sınırda Karbon Ayarlama Mekanizması”na uyum sağlamaya yönelik çabalar şeklinde tasarlanmıştır.
Söz konusu verginin, – sadece öncelikli sektörlerle sınırlı kalmayacağı, giderek tüm bir ekonomiyi kapsayacağı dikkate alındığında – Türkiye ekonomisi ve dolayısıyla çalışanlar ya da vatandaşlar üzerine olumsuz etkileri olması kaçınılmazdır. AB’nin öneri paketinde, gerek üye ülkeler gerek etkilenecek tüketicilerle ilgili destek paketleri mevcuttur. Ancak, korkarım Türkiye gibi ülkeler sadece sınır vergilerini değil aynı zamanda AB’nin yüksek fiyatlı dönüşüm teknolojilerinin bedellerini de ödemek durumunda kalacaklardır.
Elbette, küresel ısınmayı durdurmak için her ülke elinden geleni yapmalı ve önlemlerini almalıdır. Ancak buna ilişkin ortaya konulan planların odağında tek tek ülkelerin ya da birliklerin ekonomik çıkarları değil doğrudan iklim hedefleri bulunmalı, özellikle düşük gelir grubundaki ülkeler ve vatandaşların yararına düzenlenmeler yapılmalıdır. Bunun dışındaki uygulamalar, iklim değişikliğini önlemeyi sağlayamayacak ama küresel eşitsizliğin daha da artmasına neden olacaktır.
Ankara/Temmuz 2021