Avrupa Yeşil Mutabakatı: Uyum mu, çatışma mı?

Dr. Nejat Tamzok

Bir önceki yazım, Haziran ayı başında yapılan Avrupa Parlamentosu seçimlerinde alınan sonuçların, bu kıtadaki enerji ve iklim politikaları üzerine muhtemel etkilerine dairdi.

Seçimlerde alınan sonuçlar, Avrupa’da uzun süredir yükselişte olan aşırı sağın yeni bir zaferi olarak görülmüştü. Her ne kadar, merkez sağ ve sol partiler en yüksek oyları aldılarsa da, aşırı sağ grupların sandalye sayılarındaki artışlar dikkat çekiciydi.

Öte yandan, Avrupa Birliği’nin (AB) dinamoları olarak görülen Almanya, Fransa ve İtalya’daki sonuçlar, bu ülkelerde alarm zillerinin daha yüksek sesle çalmasına neden olmuştu. Fransa’da, Marine Le Pen’in aşırı sağ Ulusal Birlik Partisi en yüksek oyu almış, Almanya’da, Almanya için Alternatif Partisi en çok oyu alan ikinci parti olmuştu. İtalya’da ise sağcı-milliyetçi Başbakan Meloni, aldığı yüksek oyla konumunu daha da güçlendirmişti.

Yabancı düşmanlığı, ekonomide korumacılık ya da AB karşıtlığı gibi pek çok ortak özelliği bulunan Avrupa’daki aşırı sağ partilerin, küresel ısınma ve iklim değişikliğine şüpheyle yaklaştıkları, AB içindeki çevre ve iklim politikalarına da ciddi itirazları olduğu bilinmekte. Bu partiler için, iklim, genellikle öncelikli bir alan olarak görülmüyor.

Dolayısıyla, hemen Avrupa Parlamentosu seçimlerinin ardından, İngiltere ve Fransa’da bu ay içinde yapılan genel seçimler, söz konusu politikaların geleceği bakımından belirleyici olabilirdi. Bu iki seçimde de yine benzer sonuçların alınması, bu kıtanın, çevre ve iklim şampiyonluğunu bir kenara bırakması anlamına gelebilirdi.

Ancak, her iki ülkeden de bu defa farklı sonuçlar geldi.

Temmuz başında İngiltere’de yapılan genel seçimi, açık ara farkla İşçi Partisi kazandı. Partinin lideri Keir Starmer yeni başbakan oldu. Ülkede, 2010 yılından bu yana iktidarda olan Muhafazakâr Parti ise seçimde hezimete uğradı.

Hemen ardından, Fransa’da parlamento seçimleri yapıldı ve asıl sürpriz oradan geldi. İki turlu yapılan erken genel seçim, siyasi yelpazenin solunda yer alan 4 partinin (Boyun Eğmeyen Fransa, Sosyalist Parti, Fransa Komünist Partisi, Yeşiller) oluşturduğu Yeni Halk Cephesi’nin galibiyeti ile sonuçlandı. Marine Le Pen’in aşırı sağ partisi ise beklenen oy patlamasını yapamadı.

Le Pen’in, Fransa’nın rekabet gücünü zayıflattığını düşündüğü Yeşil Mutabakatı ilk fırsatta çöpe atmayı planladığı dikkate alındığında, birliğin şimdilik tehlikeyi atlattığını söyleyebiliriz. Ama eğer, pek çok kamuoyu araştırmasında çıktığı gibi, aşırı sağ iktidara gelmiş olsaydı, Avrupa’nın Yeşil Mutabakat’ı felç olma riskiyle karşı karşıya kalabilirdi.

Diğer taraftan, en yüksek oyu alan sol ittifakın enerji ve iklimle ilgili pek çok söylemi, AB politikalarıyla uyumlu: Onlar da 2050 yılına kadar karbon nötrlüğünü, 2030 yılına kadar sera gazı emisyonlarını 1990 seviyelerine kıyasla yüzde 55 oranında azaltmayı hedefliyorlar. Yeşil yatırımlara öncelik vermek istiyorlar ve iklim için acil bir Avrupa Paktı kurulmasını öneriyorlar. Ancak, aynı zamanda, Fransa’nın dev enerji şirketi Edf’in tamamen kamulaştırılmasını, bir kamu enerji merkezinin kurulmasını, enerjinin temel ihtiyaç olarak tanımlanan kısmının herkes için ücretsiz olmasını ve nükleer santrallerin aşamalı olarak kapatılmasını da hedefliyorlar. Elbette, bu son saydıklarım, başta Macron olmak üzere Fransa’daki müesses nizam için başağrısı anlamına gelmekte.

Fransa’daki seçimlerde sol ittifak en yüksek oyu almakla birlikte, hiçbir parti ya da ittifak hükümet kurmak için gerekli çoğunluğa ulaşamadı. O nedenle, ülkenin yeni hükümeti de henüz netlik kazanmadı. Ancak, on dört yeni reaktör inşa etme sözü veren bir seçim ittifakının içinde kendi partisi de bulunan Macron için hükümet kurma görevini sol ittifaka vermek, hiç de kolay olmayacaktır.

AB’yle olan bağlarını koparan İngiltere ise bu konuda çok daha rahat. Hükümeti kuran İşçi Partisi’nin enerji ya da iklim meselelerine bakışının, yerini aldığı Muhafazakâr Parti’den çok da derin farklarla ayrıldığını söylemek zor. İşçi Partisi’nin, Fransa’daki sol partiler gibi, kamulaştırma ya da enerjiyi ücretsiz sağlama benzeri dertleri yok. Bunların yerine, İngiltere’yi, kamu ve özel ortaklığıyla temiz enerji süper gücü haline getirmek istiyorlar. Bunun için kurmayı planladıkları Great British Energy isimli kamu şirketi, yenilenebilir yatırımlara ağırlık verecek ve 2030 yılına kadar kara rüzgarını iki katına, güneş enerjisini üç katına, açık deniz rüzgarını ise dört katına çıkarmaya çabalayacak.

Belki de en iddialı hedefleri ise net sıfırla ilgili: İşçi Partisi, sıfır karbon hedefine 2050 yerine 2030 yılında ulaşmak istiyor. Diğer taraftan, Muhafazakâr Parti’yi nükleer enerji konusunda çok yavaş bulan İşçi Partisi, hızla Küçük Modüler Reaktörler başta olmak üzere yeni nükleer santraller yapmayı ve mevcut santrallerin de ömürlerini uzatmayı hedeflemekte. Kuzey Denizi’ndeki petrol ve gaz üretiminden çıkmak gibi bir planlamaları da bulunmuyor; aramalar için yeni lisanslar vermeyecekler ama mevcutları da sonuna kadar kullanacaklar.

Sonuç olarak, Avrupa’da enerji ve iklim politikaları konusunda geniş bir uzlaşma olduğunu söyleyebilmek pek mümkün değil. Sıradan vatandaşın, maliyetleri nedeniyle her geçen gün daha fazla şikayet ettiği Avrupa Yeşil Mutabakatı ise giderek bir çatışma alanına dönüşmekte. Bir taraftan aşırı sağın iklim şüpheciliği diğer taraftan -emisyon ticareti ya da karbon fiyatlandırması gibi- piyasa odaklı çözümleri nedeniyle sosyalist solun itirazları arasında, mutabakatın bu haliyle daha ne kadar ayakta kalabileceğini bekleyip göreceğiz.

Ankara, Temmuz 2024

EnerjiPolitik sitesinden daha fazla şey keşfedin

Okumaya devam etmek ve tüm arşive erişim kazanmak için hemen abone olun.

Okumaya Devam Edin