Dr. Nejat Tamzok
Geçtiğimiz hafta, Avrupa Birliği’nde seçimler vardı. Üye 27 ülkenin vatandaşları, birliğin ana yasama organı olan Avrupa Parlamentosu’nun yeni temsilcilerini seçmek üzere sandık başına gitti.
Seçimlerin sonucunda, merkez sağ Avrupa Halk Partisi (EPP) sandalye sayısını en fazla artıran grup oldu. Ama seçimin asıl büyük kazananı aşırı sağ partiler, büyük kaybedeni ise Yeşiller Grubu’ydu. Aşırı sağ Avrupa Muhafazakâr ve Reformist Grup (ECR) ile Kimlik ve Demokrasi Grubu (ID) sandalye sayılarını 16 arttırırken, Yeşiller Grubu 19 sandalye kaybetti.
Bu sonuçların, diğer alanlara olduğu gibi, birliğin iklim ve çevre politikalarına da yansımaları olacak, ortaya çıkması muhtemel yeni tablodan, AB ile yoğun ekonomik ilişkiler içinde olan Türkiye de etkilenecektir.
Aslına bakarsanız, geçtiğimiz beş yıl boyunca Avrupa’nın iklim politikalarına yön veren EPP (merkez sağ), S&D (merkez sol, Sosyalist ve Demokrat İlerici Grup) ve REG (liberal, Avrupa’yı Yenile Grubu) koalisyonunun bozulması çok da olası görünmemekte; bu grup hâlâ yüzde 56’yla parlamento çoğunluğuna sahip. Bu nedenle, bugüne kadar yürürlüğe giren iklim yasalarından geri dönüşün olması beklenmiyor. Ancak, özellikle Yeşiller Grubu’ndaki zemin kaybı ve parlamentonun genelindeki sağa kayma, birliğin iklim politikalarında bir duraksamaya neden olabilecektir.
Diğer taraftan, AB içinde en etkili ülkeler arasında sayılan Almanya, Fransa ve İtalya’da alınan sonuçlar, söz konusu politikaların sürekliliği bakımından daha da büyük bir tehlike oluşturmakta. Fransa’da, geçtiğimiz yıllarda “çevrecilerin ideolojisi insanlığa karşı mücadeledir” diyebilmiş olan Marine Le Pen’in Ulusal Birlik Partisi (RN) yüzde 31 ile en yüksek oyu aldı. Almanya’da, seçim manifestosunda “Yeşil Mutabakat’ı” durdurmayı taahhüt eden aşırı sağcı Almanya için Alternatif (AfD) Partisi yüzde 16 ile en fazla oyu alan ikinci parti oldu. İtalya’da sağcı-milliyetçi Başbakan Giorgia Meloni’nin, kökleri savaş sonrası faşizmine uzanan İtalya’nın Kardeşleri Partisi (FdI) yüzde 29 ile konumunu daha da güçlendirdi. AB’nin 2035’te yeni benzinli ve dizel arabaları yasaklaması kararını “ideolojik çılgınlık” olarak niteleyen Meloni’nin, bundan sonra AB iklim ve çevre politikalarına daha yüksek sesle itiraz etmesini bekleyebiliriz.
Öte yandan, aşırı sağın yükselişte olduğu ülkeler bu üçüyle sınırlı değil. Avrupa’da; Hollanda’dan Avusturya’ya, Polonya’dan Macaristan’a kadar pek çok ülkede, Yeşil Mutabakat’ı ya da Paris Anlaşması’nı çöpe atmak için fırsat bekleyen radikal sağ partiler oylarını arttırmaya devam ediyorlar. Söz konusu partilerin çoğu, seçim kampanyaları sırasında, 2050 yılına kadar birliğin net sıfır karbon emisyonuna geçişini sağlamaya yönelik hazırlanan Yeşil Mutabakat’a itirazlarını ilan ettiler.
Bu ülkelerde, bir taraftan Yeşiller Grubu gerilerken diğer taraftan aşırı sağın yükselmesinin nedenleri arasında, Yeşil Mutabakat’ın maliyetlerini üstlenmek istemeyen kesimlerden gelen itirazlar da bulunmakta. Nitekim çevre düzenlemelerinden şikâyetçi olan çiftçilerin son aylarda sokaklara dökülmesinin, seçimlerin sonuçları üzerinde ciddi etkileri oldu. Diğer taraftan, emisyonları azaltmaya yönelik politikaların faturası Yeşiller Grubu’na çıkarıldı ve örneğin Almanya’da Yeşiller’e verilen destek bir önceki seçimlere kıyasla neredeyse yarı yarıya azaldı.
Bundan sonraki süreçte, Avrupa’daki merkez sağ ve sol partilerin, Yeşil Mutabakat’ın siyasi maliyetlerine daha fazla katlanmamak için iklim ve çevreye ilişkin politika uygulamalarında frene basmaları ve daha popülist tarafta yer almaları sürpriz olmaz. Bu durumda, Yeşil Mutabakat’ın sürdürülmesinde ciddi zorluklarla karşılaşılabilir ve özellikle Fransa ve Almanya gibi büyük ekonomilerde, başta karbondan arındırma olmak üzere iklim politikalarında bir gevşeme süreci yaşanabilir.
Her ne kadar, Yeşil Mutabakat, parlamentoda hâlâ bir çoğunluğa sahipse de Avrupa’da yeni oluşan siyasi dengeler, daha iddialı iklim hedefleri üzerinde anlaşmaya varılmasını zorlaştıracaktır. Birliğin, 2030 hedeflerine ulaşmasında bir sorun olmayabilir. Ama AB’yi 2050 net sıfır emisyon hedefine doğru yönlendirecek olan 2040 hedeflerinde anlaşmak, muhtemelen bir önceki döneme göre çok daha zor olacak, mevcut mutabakatın dengeleri yerinden oynayabilecektir. Böylesi bir durumda, iklim ve çevre politikalarında artık “yeşil” ve “temiz” olmaktan çok yerli sanayileri desteklemeye öncelik verilmesini, bu kapsamda sınırda karbon vergisi gibi uygulamaların hız kazanmasını bekleyebiliriz. Öte yandan, yeşil teknolojilere yönelim ise iklim kaygılarından çok birliğin ekonomik kazancının artırılması amacıyla teşvik edilecektir.
Neticede, mevcut tablonun, Avrupa Yeşil Mutabakatı’na uyum sağlama çabası içindeki Türkiye gibi ülkeler için dikkatle izlenmesi gereken riskler içerdiğini söyleyebiliriz. Üstelik söz konusu riskler, kasım ayındaki başkanlık seçimlerinde –çoğu ankette önde görünen- Trump’ın kazanması ve ABD’nin iklim taahhütlerinden vazgeçmesiyle çok daha vahim hale gelebilir.
Amasra, Haziran 2024